O kadar uzun zaman olmuş ki buradan ayrılalı.
Kendime kişisel web sitesi kurmuş ve birtakım daha ciddi yazıları oradan yazıyordum. (Gezi, kitap, film incelemeleri gibi.)
Onu bir süre askıya aldım, oraya da döneceğim. Ama bir süredir blog yazma isteği, hevesi o kadar arttı ki, yeniden bir blog, web günlüğü aramanın peşine düştüm. İçimdeki yazma hissinin karşısında duramaz oldum:)
Bu yazma durumu belki eskisi gibi olmayacak. Bir şeyler değişti, yazma hevesi de sanırım form değiştirdi, evrildi.
Twitter'da paylaşmak da dönemsel bir durumdu sanırım. Artık orada o kadar içten yazamıyorum. Paylaşmak pek içimden gelmiyor.
Ancak; yaşadıklarımı, hayatımı, izlediklerimi, okuduklarımı, bende uyanan bazı hisleri ve düşüncelerimi paylaşma, daha doğrusu bir yerlere kayıt altına alma arayışımın önüne geçmek istemiyorum artık. Bir sürü mecra ararken neden burası olmasın ki dedim sonra. Yeniden yuvaya dönüşümüme(!) bir "Hoşgeldin" mahiyetinde, kendi kendime Merhaba, demek istedim.
Merhaba Kendim.
Hoşgeldim :)
18 Temmuz 2020 Cumartesi
1 Mart 2015 Pazar
Şubat 2015, 11 tane kitap okumuş, 4 tane film izlemişim.
4 defa vapura binmişim. haftanın beş günü ofisin penceresinde martılara ekmek vermiş, bir kaç defa denizi izlemişim. En çok Olafur Arnalds dinlemiş, bıkmamışım. Cemil Kavukçu'nun kelimeleri ile bu ay tanışmışım okurken birkaç defa gözlerim dolmuş. Çok iyi bir yazar mı bilmem ama beni çocukluğuma çokça ve anılara gidip gidip getirmiş. Soğuktan yine nefret etmiş, içimden milyon kez "bahar gelsin artık" diye geçirmişim.
Ressam Cézanne'nin "Ağaçların kokusunu resmedebilmek gerek" sözünü bu ay öğrenmiş hak vermişim.
Hayatımda hep olsun dediğim insandan vazgeçmiş, üzülmüşüm. Belki o benden vazgeçti, bilemiyorum. İnsan ilişkileri zor, çok zor.
Şubatın son günüydü dün, menekşemi aldım karşıma, cidden konuştum, öptüm yapraklarını. "Ne olur küsme solma , çiçek aç" dedim. Dinler mi bilmiyorum. Umarım.
Yazının şarkıları:Ólafur Arnalds - Undan Hulu
In the Mood for Love - Angkor Wat Finale
18 Şubat 2015 Çarşamba
Kar/Fesleğen
Zeze Eleni Spyros Gece*, karı izliyor pencereden. "Doğduğun yıl çok kış olmuştu, çok kar yağmıştı" böyle anlatacağım ona geldiği zamandan bahsederken ileride. Yani o ve ben ikimiz de yan yana ve birlikte ve hayatta kalırsak. Ardından "kar neden var kaaaar*" diye de eklerim belki. Birlikte güleriz sonra, olamaz mı olabilir.
Şubat. Pencereden karın yağışı izlemek neye dair. hem kar böyle Kış Uykusu'ndaki gibi yağarken? İnce ince, sakin, tanelere müzik karışmış her taneyi bir nota indirir gibi yere.
"Kar neden yağar kaar"
Fesleğene avucumu sürüp avucumu kokladığım onca zaman geçirdim. Fesleğenin kokusu zamanlar zamanlar boyunca elimde kaldı.
Ama insan kokuları da sevmeyebiliyor artık, fesleğen fesleğen olduğu için, ya da fesleğen kokusu olduğu için değil, eline yapışan koku bitip fesleğenin kokusu gittiği için.
Yazının Şarkısı: Gnossienne 1 Erik Satie / Erkan Ogur (Guitar and Piano)
*kedinin adı
*kedinin adı
* Hasan Ali Toptaş- Gölgesizler
16 Şubat 2015 Pazartesi
Şarkılar bir oyundur ya da siyah
İstanbul'da tam yaz sonu/ sonbahar başlangıçları. 2011. İstanbul'a ilk geldiğim zamanlar.
Anadolu yakasından gelip Eminönü'nde buluşalım diye anlaşmışız. Ama farklı yerlerde bekliyormuşuz. Ben ki hiç bilmiyormuşum kaç liman, kaç durak var. Kulağımda Ortaçgil/Şarkılarım Senindir çalıyor. Uzun bir süre anlaşamıyoruz, "limanda değil misin," " evet ben burdayım sen nerdesin" şeklinde geçiyor konuşmalar. "şarkılarım senindir" kısmında görüyorum onu. Sarılıyoruz. Yanında okuldan arkadaşı var. Kötü ve bir süre onlarda kalmak için İstanbul'da ve hep bizimle. İş görüşmesinden çıkmışım, ayağımda topuklularla yürüyorum. Elimden tutuyor, "çiçeğe benziyor ebruli" , sarılıyoruz sanırım, umutmuşum, insan unutmaya çalışınca beyni garip bir hızla çalışıyor, hoş bazı şeyleri 60 yaşına gelince dahi unutmayacak sanırım orası ayrı. Bilmiyorum ki neleri süzüp neleri bırakıyor. Bilmiyorum. "özenle seçilmiş sözcükler."
Vapura binmeyi hep sevdim, yine birlikte üç kişi vapura biniyoruz. Karşımıza torunuyla bir çift var. Elinde balık kraker var küçük kızın sanırım 5/6 yaşlarında. -Bak istersen abiyle ablaya okutalım "geçmiş mi son kullanma tarihi" diyor kadın. Elimize alıp okuyoruz bir şeyler, yanımızda deniz. Kıvırcık saçlı kız tamam diyor ama çok üzgün."Keşke inince jelibon alsam" diye bir cümle geçiyor aklımdan ama bir daha hiç görmüyorum o küçük kızı ve anneannesi ya da babaannesini.
Kadıköy'e geldik. Üç kişi sahilde oturduk., üşüdük, oturduk, üşüdüm, oturduk, üşüdüm. ayrıldık. Ben "karşıda" kaldım o Avrupa yakasında. O gece ben uykularda hep yakın akraba yataklarında tertemiz çarşaflarda. Ama diğer evde kıyamet kopuyor, O kıyametten sonra ben onu ne zaman arasam yanımda buluyorum. Bir gece sokulup "ben neredeyim, -evindesin" gibi bir konuşma geçiyor, insan sarılınca dünyayı unutuyor. "şarkılar bir renktir çoğu zaman, ben bir ressamım o zaman".
Sabah...
İnsan çatıdaki martıları görünce gülmekten kendini alamıyor. ah o şaşkın martılar. bir gelip bir giden martılar...
"sıkıştırılmış bir tuğla gibi artık ayıramazsın birbirinden"
Zaman geçiyor. Keşke o zaman geçmese. Keşke onlar olmasa.
"Şarkılar bir şiirdir çoğu zaman."
Ben artık şair değilim.
İstanbul yerli yerinde, vapurlar yerli yerinde, vapurdaki deniz, denizdeki rüzgâr ve dalgalar yerli yerinde. Filmler yerli yerinde, şarkılar,konserler yerli yerinde. "bu kaçıncı artık hiç yorulan yok"
Ama şehir gidiyor, şehir sana farkettirmeden hiçbir şeyi gidiyor.
"gerçeklerde düş var, düşler gerçeklerde."
O kadar zaman geçtikten sonra şarkıların renklerinin de bir önemi kalmıyor.
İnsan hiçsizliğe bir çare bulamıyor.
"Şarkılar bir oyundur çoğu zaman"
Oyun bitti, şiir bitti, resim bitti.
İnsan sadece ikindi vakti bir ağacın gölgesine yaslanmak istiyor.
Anadolu yakasından gelip Eminönü'nde buluşalım diye anlaşmışız. Ama farklı yerlerde bekliyormuşuz. Ben ki hiç bilmiyormuşum kaç liman, kaç durak var. Kulağımda Ortaçgil/Şarkılarım Senindir çalıyor. Uzun bir süre anlaşamıyoruz, "limanda değil misin," " evet ben burdayım sen nerdesin" şeklinde geçiyor konuşmalar. "şarkılarım senindir" kısmında görüyorum onu. Sarılıyoruz. Yanında okuldan arkadaşı var. Kötü ve bir süre onlarda kalmak için İstanbul'da ve hep bizimle. İş görüşmesinden çıkmışım, ayağımda topuklularla yürüyorum. Elimden tutuyor, "çiçeğe benziyor ebruli" , sarılıyoruz sanırım, umutmuşum, insan unutmaya çalışınca beyni garip bir hızla çalışıyor, hoş bazı şeyleri 60 yaşına gelince dahi unutmayacak sanırım orası ayrı. Bilmiyorum ki neleri süzüp neleri bırakıyor. Bilmiyorum. "özenle seçilmiş sözcükler."
Kadıköy'e geldik. Üç kişi sahilde oturduk., üşüdük, oturduk, üşüdüm, oturduk, üşüdüm. ayrıldık. Ben "karşıda" kaldım o Avrupa yakasında. O gece ben uykularda hep yakın akraba yataklarında tertemiz çarşaflarda. Ama diğer evde kıyamet kopuyor, O kıyametten sonra ben onu ne zaman arasam yanımda buluyorum. Bir gece sokulup "ben neredeyim, -evindesin" gibi bir konuşma geçiyor, insan sarılınca dünyayı unutuyor. "şarkılar bir renktir çoğu zaman, ben bir ressamım o zaman".
Sabah...
İnsan çatıdaki martıları görünce gülmekten kendini alamıyor. ah o şaşkın martılar. bir gelip bir giden martılar...
"sıkıştırılmış bir tuğla gibi artık ayıramazsın birbirinden"
Zaman geçiyor. Keşke o zaman geçmese. Keşke onlar olmasa.
"Şarkılar bir şiirdir çoğu zaman."
Ben artık şair değilim.
İstanbul yerli yerinde, vapurlar yerli yerinde, vapurdaki deniz, denizdeki rüzgâr ve dalgalar yerli yerinde. Filmler yerli yerinde, şarkılar,konserler yerli yerinde. "bu kaçıncı artık hiç yorulan yok"
Ama şehir gidiyor, şehir sana farkettirmeden hiçbir şeyi gidiyor.
"gerçeklerde düş var, düşler gerçeklerde."
O kadar zaman geçtikten sonra şarkıların renklerinin de bir önemi kalmıyor.
İnsan hiçsizliğe bir çare bulamıyor.
"Şarkılar bir oyundur çoğu zaman"
Oyun bitti, şiir bitti, resim bitti.
İnsan sadece ikindi vakti bir ağacın gölgesine yaslanmak istiyor.
28 Kasım 2014 Cuma
Flunk- Cigarette Burns
Tren raylarını hep sevdim.
Tanrım, dün gece, uyumadan önceki tüm martı sesleri için teşekkür ederim. Sabah uyanırken de olur dimi?
11 Kasım 2014 Salı
Taş
Beyaz mendilde kara düğüm
Uykudan iyisi yok alın ellerinizi
Tutmuşum tutmamışım
Sevmişim sevmemişim
Şu yaşama şu ölüm
Beyaz mendilde kara düğüm.
Gülten Akın
Baş edilebilen acıları tercih ederim, o yüzden yeni acılara yer açmaktansa eski acılar yeğdir.
Bu da büyümesine yol açar belki ama hiç bölünmemiş bir acınız olur.
Baş edebildiğin acı iyidir.
Tanıdık, eski acılar eski dost gibi yarı yolsa bırakmaz, seni şaşırtmaz.
Benim baş edebildiğim bir tek acım var , ona gidiyorum.
Ah bir de; keşke öpmeseydin omzumdan.
Sahi için için çürümek neydi?
Ağrıya ağrıya nara dönüştüğünde
Açtılar içinden sözler çıktı
Gülten Akın
20 Mayıs 2014 Salı
Adamlar, kadınlar, şehirler.
"Gömdüm hepsini, geliyorum
Bütün ölülerimi gömdüm,geliyorum." Edip Cansever
Ne zaman hazırdır bir şehir gitmek için bilmiyorum.
Şehir seni gerçekten bıraktığı zaman mı, içindeki ölüler çoğaldığı zaman mı ?
İnsan döne döne kendinden sıkılıyor, hoş insan zaten hep kendi etrafında dönüyor.
Kadın, kolyesiyle oynuyor masada.
Adam, çorbayı içiyor, görseniz nasıl neşeli.
Kadın soğutuyor çorbasını.
Hiç bir şey yakışmıyor masaya; bir akşamüstü güneşinin vuruşu kadar pencereden,
Kadının ellerinde ışıltılar beliriyor, saçlarına gölgeler birikiyor.
Adam saçlarındaki gölgeleri seviyor.
Gölgeler hep kadınlara yakışıyor.
İnsan içinde en çok "söyleyememeyi" büyütüyor
Zaten şehirler, evler, sokaklar hep gitmek için duruyor.
Sokağın köşesi gitmeler biriktiriyor.
Köşeler hep gitmeye alışıyor.
Alışmak ufalana ufalana avucunda kalıyor kadının.
Kadın da adam da gitmeye duruyor.
Gidememenin rengini adamlar mı kadınlar mı şehirler mi belirliyor?
25 Ağustos 2013 Pazar
Karaköy
"Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bir de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım " Can Yücel
"Signomi"yi dinliyorum. Vapur henüz kalkmadı. Kadıköy İskelesi'ndeyiz. On yaşlarında bir çocuk oturuyor babası ile karşıma. Şarkıyı yarılıyorum vapur hareket ederken. Eylül yaklaşırken Haydarpaşa ne kadar da güzel. Tam burada denizin, Boğaz'ın üzerindeyken sanki her şey mümkün,her şey güzel, her şey mavi, her şey bulut gibi. Karabataklar çoğalıyor ayrılırken. Denize gömüyor başını bir tanesi. Pazar günü bu kadar maviyi ve yeşili gözlerime iyi ki biriktirdim diyorum. Bu rüzgâr hep böyle esse, bu deniz hep böyle köpürse ya yanı başımda.
Bülent Ortaçgil, Ayrıntılar'a başlıyor.
Şimdi bir de çay olsa diye geçiriyorum içimden. Çay kaşığını çıkarıp tabağa koyup şekerlerimi sana veriyorum. İki tane kesme şekeri.
Klarnet çalan bir genç çıkıyor yukarıya, yanımıza. Şapkasını uzatıyor yanındaki ufaklık, bitince şarkı. Böyle asılı kalsak zamanda. Tam burada. Bir/bu an ne kadar sürer?
Saçımı alıp kulağımın arkasına götürüyorum gülümserken. Bana bakıyorsun. Böyle bir kaç gün, bir kaç yıl kalıyoruz.Başımı omzuna yaslamıyorum. Dokunmuyorum. Kımıldasam gidecek tüm renkler biliyorum. Sen "gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili" demiyorsun.
Karaköy'e yaklaşıyoruz, deniz'in dalgası artıyor, rüzgâr hızlanıyor...
Orada, öylece denizin üstünde ne kadar zaman kaldım, kaldık hiç bilmiyorum. Buluşmadığımız, konuşmadığımız akşamlar, yan yana olmadığımız sabahlar, hiç olmayan susmalarımız geçip gidiyor yanımızdan.
Sessizce kalkıp yanımdan gidiyorsun. Ben çantamı, kulaklığımı, kitabımı, saçlarımı, gözlerimi toparlayıp iniyorum vapurdan. Çocuk babasına heyecanla bir şeyler anlatıyor arkamdan gelirken. Sahilden, kıyıdan kıyıdan akşamüstünün tadını çıkara çıkara yürüyorum.
Yürüyorum,
Yürüyorum.
Yürümek iyi geliyor biliyorum.
Etiketler:
can yücel,
deniz gökyüzü,
gitmek,
hayat,
istanbul,
mavi,
pazar şarkıları,
sevmek
11 Nisan 2013 Perşembe
Karahinbiba
"Başlangıçta ikisi de çok neşeliydi. Garın pastanesinde çay ve
poğaça ile kahvaltı etmişler ve birbirlerini ne çok özlediklerini söylemişlerdi
boyuna; aralarındaki "şeyi" söze dökmenin henüz başka bir yolu yoktu.
Böyledir bu işler, insanların birbirleriyle ilişkileri! Bir sözlük oluşturursun
ve konuşurken o sözlüğe bakarak konuşursun. "Sana fena halde aşığım
Çağla!" Eveet, şimdi bakalım bunu nasıl söyleyebiliriz... İşte burada:
"Benim için değerlisin Çağla."
Herkes Herkesle Dostmuş Gibi /
Barış Bıçakçı
-Daha ne
kadar kitaplarla yaşayacağız?
- Bilmiyorum,
sanırım ölene kadar.
Yazan bilir mi dokunduğu hayatların
o kitaplardan bu kadar etkilendiğini? Yazar bile değişir de sonunda, bilmez ki
okuyan hâlâ orada, o cümlelerin içinde ve yaşamakta.
Bir çay içimi kadar mı sürer hikâyenin aslı?
Yaşanılanları bir yerlere koymak gerekmiyor, asılı tutsan
olmuyor, uçup gitsin istiyorsun, şu karahindiba çiçeği gibi, üfle ve gitsin.
Bahar gelsin artık üfleyelim gitsin, geçsin, bitsin…
Biri de çıksın desin ki : “Kapat gözlerini balığım üzülme
sen. Bir gün elbet kurtulacağız cam çeperlerden”
Yazının şarkısı: Serdar Keskin- Kaçış
5 Şubat 2013 Salı
Kendime Not
Biriktirme.
İlla biriktireceksen sabahları biriktir, sakin, gürültülü caddeleri biriktir.
Sokakları biriktir.
Sokak kedilerinin mahmurluğunu biriktir.
Uyanır uyanmaz diline takılan şarkının sözlerini biriktir.
Rüzgârın yüzüne vuran aceleciliğini biriktir.
Aldığın simidin kokusunu biriktir.
Yürürken gözlerine, sokaklardan anlık fotoğraf karelerini biriktir.
Olmadık zamanda bulutlanmış gözler biriktir.
Ama işte; söylemediklerini biriktirme...
İlla biriktireceksen sabahları biriktir, sakin, gürültülü caddeleri biriktir.
Sokakları biriktir.
Sokak kedilerinin mahmurluğunu biriktir.
Uyanır uyanmaz diline takılan şarkının sözlerini biriktir.
Rüzgârın yüzüne vuran aceleciliğini biriktir.
Aldığın simidin kokusunu biriktir.
Yürürken gözlerine, sokaklardan anlık fotoğraf karelerini biriktir.
Olmadık zamanda bulutlanmış gözler biriktir.
Ama işte; söylemediklerini biriktirme...
4 Şubat 2013 Pazartesi
Kuşlar da Gitmesin
"Şu denizin uğultusu olmasa
Unuttuğum pek çok şey olacak
Bu saçlarıma üzülüyorum
Bazı günler oluyor yetmiyor yaşamama" Turgut Uyar
Yanımızda duran, arkamızdan bakan, önümüze geçip ve başını bize
döndürüp nanik yapan yaşam ne kadar da hevesli alacaklarından.
Yıllar önce
söylemiştik aslında; nasıl da devrik duruyoruz yollarda, hayata yakışmıyoruz.
Kafamda sürekli koca koca kitaplarla, uzun uzun cümlelerle ve
ciddi paragraflarla yaşıyorum.
Hiçbir cümle yerli yerinde değil, alıp toparlıyorum, durmuyor. Yazılarım yazamadan siliniyor.
Acaba anılardan elimi, aklımı mı çekemiyorum? Hangi birini
unutayım şaşırıyorum. Kimi zaman yoklama yapıyorum sanki, sayıp sayıp yerine koyuyorum.
Ben düşlerden neden korkar oldum bu kadar? Neden yanına
yaklaşamıyorum sevdiğim şarkıların? Uyuyorum uyanıyorum, uyuyorum, rüyalarımı azaltıyorum yine de geçmiyor bir türlü yorgunluğum. Bitmiyor.
Sıfırdan başlamanın asla sıfırdan başlamak olmadığını anladığımda başında olsaydım eğer hayatın daha çok şey mi değişirdi bilmiyorum.
Sonra, bir şubat sabahı önüme bir güvercin düşüyor, öpüp başıma koyuyorum. Bu güvercin hep düşse ya böyle önüme diyorum. Olmadık bir umut işte.
Ah bu mevsimde ne güzel olur kuşlar.
Sonra yine anımsıyor ve kalabalığa karışıyorum. Çünkü biliyorum mutluluk için de mutsuzluk için de derin, iyi bir cesaret gerekiyor.
Oysa, ben yürürken adımlarımdaki ıhlamur kokularını duymayı özlüyorum.
Hayat; biraz sessiz ve sakince yanımdan yürümeyi dene, ben içindeki melodiye eşlik ederim.
Yazarken "The weeping meadow" albümü dinlendi.
Etiketler:
hayat,
kuş kadınlar,
tutunamayanlar
11 Aralık 2012 Salı
Yol Şarkıları
Sonra dedim ki; mesele yarı yolda kalmak falan değilmiş.
Tek başına yürürken yolda çok güzel bir müzik dinlemek gibi bir şeymiş seninle olmak. Ara sıra değişen. Müziğin her türlüsü.
Fazlası değil,
Şimdi sussa da; neyse ki yolcu olanın yanında hep vardır kendi müzikleri.
Şarkılar benimdir, şarkılarım benim.
Tek başına yürürken yolda çok güzel bir müzik dinlemek gibi bir şeymiş seninle olmak. Ara sıra değişen. Müziğin her türlüsü.
Fazlası değil,
Şimdi sussa da; neyse ki yolcu olanın yanında hep vardır kendi müzikleri.
Şarkılar benimdir, şarkılarım benim.
17 Eylül 2012 Pazartesi
An ve Zaman
mutluluk
kısadır.
farkettiğinde başlar
asıl
uzun ve yorgun yolculuklar...
Ne kadar farklı yoldan gidersen git bazı yollar hep aynı yere varır, hep aynı sonuca varır: sonuçsuzluğa!
Hayat bir problem bile değil ! Neyi çözmeye uğraşıyoruz bilmiyorum.
Eğer bir önsüzü olsaydı hayatın ya da aşkın neler yazardı ? Biz hepsini yaşayarak yazıyoruz...
Ölüler tanık, kimseyi bulamazsak alıp karşımıza onlarla konuşuyoruz, hani okuyoruz ya, bazı geceler yazılanlardan medet umuyoruz bazı günler hiç bir şey yetmiyor anlamaya, anlatmaya... Öylece dursun ve geçsin diyorsun, kalbini alıyorsun okşayıp uyutuyorsun hayat diyorsun; hayat böyle!
Sen dipteyken bile ayakta durabiliyor musun ondan haber ver!
3. bir kişidir hayat seninle her şeyin arasına giren!
Sesin o kadar detone ki dünya sen bile umursamıyorsun artık kendini.
Seninle arama bin yıl koydum
Hesabını iyi tut sevgilim
Tut ki dayanamam
Yüz yıl sonra kapına gelirim
Kim bilir belki yeniden
Pencereden karşı çatıdaki şaşkın martılara güleriz
kısadır.
farkettiğinde başlar
asıl
uzun ve yorgun yolculuklar...
Ne kadar farklı yoldan gidersen git bazı yollar hep aynı yere varır, hep aynı sonuca varır: sonuçsuzluğa!
Hayat bir problem bile değil ! Neyi çözmeye uğraşıyoruz bilmiyorum.
Eğer bir önsüzü olsaydı hayatın ya da aşkın neler yazardı ? Biz hepsini yaşayarak yazıyoruz...
Ölüler tanık, kimseyi bulamazsak alıp karşımıza onlarla konuşuyoruz, hani okuyoruz ya, bazı geceler yazılanlardan medet umuyoruz bazı günler hiç bir şey yetmiyor anlamaya, anlatmaya... Öylece dursun ve geçsin diyorsun, kalbini alıyorsun okşayıp uyutuyorsun hayat diyorsun; hayat böyle!
Sen dipteyken bile ayakta durabiliyor musun ondan haber ver!
3. bir kişidir hayat seninle her şeyin arasına giren!
Sesin o kadar detone ki dünya sen bile umursamıyorsun artık kendini.
Seninle arama bin yıl koydum
Hesabını iyi tut sevgilim
Tut ki dayanamam
Yüz yıl sonra kapına gelirim
Kim bilir belki yeniden
Pencereden karşı çatıdaki şaşkın martılara güleriz
ilk yayınlama tarihi: 31 temmuz 2011 pazar
yazının şarkısı erkan oğur - pencereden kar geliyor.
4 Eylül 2012 Salı
"yavaşlık" ya da "akşam sefası"
"...yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. yavaşlıkla anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır..." demişti Milan Kundera Yavaşlık adlı kitabında.
Yıllar önce okumuştum bu dizeleri "anladım" gururu ile. Anlamamışım meğer.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bileyim istemiyorum 1 yıl mı, 5 ay, 1 gün ? Zamanın önemi var mı, üstelik güzel bir bahar akşamüstünde; girdiğin sokakta adımların çocuk seslerine karıştığı halde, göremedikten sonra.
Ne kadar hızlı yapmaya çalışıyorum her şeyi, sabah evden çıkıyorum, her gün Çiçek Pasajı'nın önünden geçiyorum, önceden bakardım uzun uzun ,İstiklâl Caddesi'nin her sabah başka halini izlerdim. Her sabah başka biri gibi kalkardı ya da bana öyle gelirdi. Şimdi her sabah aynı, uzun zamandır. Sanki her gece sevmediği birinin yanında uyanıyor. Hep gri. Çok sessiz, böyle bir başka ıssız taşları. Bir başka suskun. Aşıkları da eskisi gibi değil.
Bugün farkettim, bütün insanları geçmek istiyorum sokaklarda, iş dönüşlerinde, bir yerlere giderken, bir yerlerden dönerken hızlı hızlı yürüyorum. Sırada beklerken acele ediyorum. Sanki her gideceğim yerde beni bekleyen bir şey var. Bekleyen tek şey kitaplar ya da yapılacak işler.
Ben yavaş yavaş yaşamayı özledim, yavaş yavaş yürümeyi, acele etmemeyi, mutlu bir türkü söylemeyi özledim.
Sonra bir kapı kapanıyor, onca yapılmamış yaşanmamış tüm şeyler o kapıda kilitleniyor, bir dize uçuşup duruyor aklında "ısıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz" *
...............
Hâlâ seven var mı, hâlâ her gördüğünde uzun uzun bakan var mı akşam sefasına benim kadar, benim gibi? Sanmam.
Hep ondan bu haller, bunların hepsi fasa fiso.
- Mabel Matiz- Peruk Gibi Hüzünlü
-Simon and Garfunkel - Bookends
- dinlendi.
* Barış Bıçakçı
Yıllar önce okumuştum bu dizeleri "anladım" gururu ile. Anlamamışım meğer.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bileyim istemiyorum 1 yıl mı, 5 ay, 1 gün ? Zamanın önemi var mı, üstelik güzel bir bahar akşamüstünde; girdiğin sokakta adımların çocuk seslerine karıştığı halde, göremedikten sonra.
Ne kadar hızlı yapmaya çalışıyorum her şeyi, sabah evden çıkıyorum, her gün Çiçek Pasajı'nın önünden geçiyorum, önceden bakardım uzun uzun ,İstiklâl Caddesi'nin her sabah başka halini izlerdim. Her sabah başka biri gibi kalkardı ya da bana öyle gelirdi. Şimdi her sabah aynı, uzun zamandır. Sanki her gece sevmediği birinin yanında uyanıyor. Hep gri. Çok sessiz, böyle bir başka ıssız taşları. Bir başka suskun. Aşıkları da eskisi gibi değil.
Bugün farkettim, bütün insanları geçmek istiyorum sokaklarda, iş dönüşlerinde, bir yerlere giderken, bir yerlerden dönerken hızlı hızlı yürüyorum. Sırada beklerken acele ediyorum. Sanki her gideceğim yerde beni bekleyen bir şey var. Bekleyen tek şey kitaplar ya da yapılacak işler.
Ben yavaş yavaş yaşamayı özledim, yavaş yavaş yürümeyi, acele etmemeyi, mutlu bir türkü söylemeyi özledim.
Sonra bir kapı kapanıyor, onca yapılmamış yaşanmamış tüm şeyler o kapıda kilitleniyor, bir dize uçuşup duruyor aklında "ısıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz" *
...............
Hâlâ seven var mı, hâlâ her gördüğünde uzun uzun bakan var mı akşam sefasına benim kadar, benim gibi? Sanmam.
Hep ondan bu haller, bunların hepsi fasa fiso.
- Mabel Matiz- Peruk Gibi Hüzünlü
-Simon and Garfunkel - Bookends
- dinlendi.
* Barış Bıçakçı
24 Temmuz 2012 Salı
Gayet normal şartlar altında
"(Ne kadar da çok severmişiz birbirimizi
Sahi ne kadar da çok severmişiz
Yıllarca, yüzyıllarca öpüştük
Sigaralar tuttuk, içkilerin en iyisini sunduk
İstersen bu gece burada kal, dedik
Sağlığımızı sorduk, bir sürü ilaç adları saydık
Sık sık görüşelim, olmaz mı dedik
İyi bildiğimiz ne varsa yaptık,
ayrıldık
Ortada
Her zamanki gibi bir karanfil kaldı.)"edip cansever
ortada hep bir karanfil kalır
yanık bir karanfil
kokusu hiç gitmez, belki aylar aylar sürer...
sonra bir şarkı ile bir şiir birleşir, hiç bir şey olmasına gerek yok, hani yolda yürürken birini benzetmemişsindir bu sefer, ya da uzaktan gelen şarkı da değildir hiç hatırlatmayan, yolda yürüdüğü sokak, öptüğü köşeden bile geçseniz her gün , yok bunlardan değil, eve girdiniz bir koku yayıldı sizinle birlikte, yok ondan da değil, sevdiğiniz bir kitaptan ortak bir cümle de değil, böyle birden ansızın hani bir sebep yokken bir karanfil kokusu yayılır, yanık yanık...
hiç dinlemediğiniz bir şarkı çalmaya başlar içinizde durmadan , hani sarılsanız birine gidecek belki o koku, o an bile olsa...
ama sarılamazsınız
koku yapışır burnunuza
hem de hiç bir sebep yokken ortada
gayet normal şartlar altında
sonra...
sonrası kalır
Etiketler:
akşamüstü,
anı,
aşkın halleri,
edip cansever,
güne yakışan şarkılar,
melih cevdet anday
18 Temmuz 2012 Çarşamba
Belki, bazen
"Asla ağlamamalısın der bir şarkı. Onun dışında bir şey diyen kimse yok" Ingeborg Bachmann
Saçlarını ara sıra geriye tarıyor yaşam, kulağının arkasına alıyor. Uzun saçlı bir kadın oluyor, ancak bir kadın olabilir yaşam, kafası her daim karışık bir kadına benzetiyorum yaşamı. Öylece duruyor hepimizden sıkılmış gibi.
Ne kadar çabuk geçiyor gibi geliyor her şey, hiç bir şey geçmese de...
Yeni dostlar, yeni yeni filmler hatta yeni yazarlar katıyorsun hayata hani birlikte ilerleyelim diye...
Bir zamanlar eski zamanlarda kalıyor, dünya sessiz sedasız vals yapar gibi dönüyor...
Sen hangi sözleri yazarsan yaz üstüne; hayat hep kendi şarkısını çalıyor.
Belki de bu yüzden ters düşüyoruz, sözsüz bir müzik gibi yaşamalı onu, anlatamıyor, anlamıyoruz.
Belki bazen sadece beni dinle diyordur, beni biraz dinle...
*dinlendi:
The Last Waltz (Oldboy Soundtrack)
2 Temmuz 2012 Pazartesi
Az Yaşam/ak
kalbe dair her şey artık daha az...
turgut uyar'ın dediği gibi;
‘her şeyden biraz kalır’ diyor birileri,
çoğulluk haklılıktır.
Kavanozda biraz kahve
Kutuda biraz ekmek..
İnsanda biraz acı(..)*
insan ne zaman hazır olur daha azlara...
içindeki her şey bittiğinde mi
ne zaman alışılır azlara
da az samimiyete
kaç insan görünce şaşırır hala şaşılmayacak şeylere
kalp ne zaman durur, vazgeçer sevmekten, illa ki fiziken durunca mı?
ne zaman alışır yokluklara
ne zaman alışır her şeyi kabullenmeye
heycanlanmamaya, kalktığı her sabahta "belki bu gün farklı olur " cümlesine inanmamaya
daha kaç su vurmalı kıyılarına kayalaşmak için, çok mu ya da bir su hatta deniz olduğunu ne zaman sonra kabullenir insan ?
kabullenir mi?
ya da daha önemlisi, akıl neyse de kalp alışır mı, alışılır mı bu kadar çok yokluklara?
Neyse ki insan alışmak değil ama öğreniyor daha az ile yaşamaya...
turgut uyar'ın dediği gibi;
‘her şeyden biraz kalır’ diyor birileri,
çoğulluk haklılıktır.
Kavanozda biraz kahve
Kutuda biraz ekmek..
İnsanda biraz acı(..)*
insan ne zaman hazır olur daha azlara...
içindeki her şey bittiğinde mi
ne zaman alışılır azlara
da az samimiyete
kaç insan görünce şaşırır hala şaşılmayacak şeylere
kalp ne zaman durur, vazgeçer sevmekten, illa ki fiziken durunca mı?
ne zaman alışır yokluklara
ne zaman alışır her şeyi kabullenmeye
heycanlanmamaya, kalktığı her sabahta "belki bu gün farklı olur " cümlesine inanmamaya
daha kaç su vurmalı kıyılarına kayalaşmak için, çok mu ya da bir su hatta deniz olduğunu ne zaman sonra kabullenir insan ?
kabullenir mi?
ya da daha önemlisi, akıl neyse de kalp alışır mı, alışılır mı bu kadar çok yokluklara?
Neyse ki insan alışmak değil ama öğreniyor daha az ile yaşamaya...
eskir mi hisler ?
"Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek." demiş Cemal Süreya
Ondandır bu sessizliğin...
ne kadar bencilim sanki en çok ben üzülüyorum, en çok ben seviyorum, en çok ben..., en çok ben....
ne yazayım ki şimdi ben , ben ne yazarım şimdi...
sonra her şey bitiyor, kitaplar okunmayı bekliyor, filmler izlenmeyi aslında iyi gelir kitap diyor arkadaşlar, sonra arkadaşlar iyi geliyor sonra onlar da gidiyor...
sensiz istanbul'un tadını çıkarmaya çalışıyorum en sevdiğim şehrin, pek başarılı olamıyorum..
ben bitiyorum, ruhumun büyük parçası derin bir uykuda, kalanıyla da bu kadar oluyor...
"özlemek" duygusunu tamamen çıkarmak mümkün müdür hayattan...
-
"isterse otuzbeşbin keman olsun
artık nasıl anlatabilir bu yalnızlığı"
-keman soloları programımız sona erdi-
Turgut UYAR
yazılma zamanı: nisan 2012
Ondandır bu sessizliğin...
ne kadar bencilim sanki en çok ben üzülüyorum, en çok ben seviyorum, en çok ben..., en çok ben....
ne yazayım ki şimdi ben , ben ne yazarım şimdi...
sonra her şey bitiyor, kitaplar okunmayı bekliyor, filmler izlenmeyi aslında iyi gelir kitap diyor arkadaşlar, sonra arkadaşlar iyi geliyor sonra onlar da gidiyor...
sensiz istanbul'un tadını çıkarmaya çalışıyorum en sevdiğim şehrin, pek başarılı olamıyorum..
ben bitiyorum, ruhumun büyük parçası derin bir uykuda, kalanıyla da bu kadar oluyor...
"özlemek" duygusunu tamamen çıkarmak mümkün müdür hayattan...
-
"isterse otuzbeşbin keman olsun
artık nasıl anlatabilir bu yalnızlığı"
-keman soloları programımız sona erdi-
Turgut UYAR
yazılma zamanı: nisan 2012
20 Haziran 2012 Çarşamba
unutamamak şairleri
sormuyorum nedenini artık,
sevdiğim şairlerin yüzlerini gördüğümde seninle karşılaşmış gibi olmanın verdiği hissi...
sanki
hala oturuyoruz
ve
vakit haziran bir akşamüstü
sevdiğim şairlerin yüzlerini gördüğümde seninle karşılaşmış gibi olmanın verdiği hissi...
sanki
hala oturuyoruz
ve
vakit haziran bir akşamüstü
16 Haziran 2012 Cumartesi
"Gelmiş Bulundum" / Beş Mevsim
öyle ya; "gelmiş bulundum"*
"Bize mutluluk getir" dedim bir dosta bugün oralardan, memleketinden, ama genzimizi yakmayanından.
365 gün olmuş geçeli o "kiraz kulaklı" günden, o güzel sabaha uyanalı 12 ay olmuş. ne kadar uzun ne kadar güzel ne kadar zor ne kadar kırmızı ve siyahtı, tam 1 yıl olmuş. kutlamışız, içmişiz serin bir ev varmış balkonda, perdeleri savrulan rüzgarda...
eskiden anıların ölü olduğuna inanırdım, yanılmışım. şu anımdan daha canlı bir an var , hatta sınırsız bir zaman var; yaşanmış, hep zamanda asılı kalan.
denize inen bir yokuşum var
hep aynı şeyi gördüğüm rüyalarım var nefes nefese uyandığım
köşeden dönmelerim var kimseye el sallamadığım
elimde poşetlerde anahtar arayışım var, eşikte beklediğim
kalabalık bir gürültü var her gün sonunda yine
sabahları "günaydın"'laştığım komşularım var
kokusu var sokağımın konuşmalarında senin olan
klisenin çan sesleri var sevdiğin
harareretli iş çıkışlarım, gün bitimlerim var anlatamadığım kimseye
tanık olduğum kendime de dahil hiç kimseye biriktiremediğim hikayelerim var
"nasıl, yakışmış mı ? " diye sormalarım var hiç sorulmayan
uzun uzun aylarım, günlerim, akşam üstlerim var üstü başı dağınık
birazdan kapı vurulacak, şimdi zil çalacak hisleri var kapımın önünde; sessiz
hala görülecek sokak adları...
en sevdiğin kitap en güzel yerinde yarım kalmış, ondan da öte sonunu biri alıp elinden yakmış gibi... sen nasıl devam edersen et, sonu hep iğreti duracak, yakışmayacak...
içimi dökemedim, dilimi dökemedim, kalbimi dökemedim, aklımı dökemedim...
hala kaskatıyım
çok iyi bilirim olmaz ya, ama insan bekliyor işte...
n' olur olmasın artık özlemek, hiç...
*edip cansever
"Bize mutluluk getir" dedim bir dosta bugün oralardan, memleketinden, ama genzimizi yakmayanından.
365 gün olmuş geçeli o "kiraz kulaklı" günden, o güzel sabaha uyanalı 12 ay olmuş. ne kadar uzun ne kadar güzel ne kadar zor ne kadar kırmızı ve siyahtı, tam 1 yıl olmuş. kutlamışız, içmişiz serin bir ev varmış balkonda, perdeleri savrulan rüzgarda...
eskiden anıların ölü olduğuna inanırdım, yanılmışım. şu anımdan daha canlı bir an var , hatta sınırsız bir zaman var; yaşanmış, hep zamanda asılı kalan.
denize inen bir yokuşum var
hep aynı şeyi gördüğüm rüyalarım var nefes nefese uyandığım
köşeden dönmelerim var kimseye el sallamadığım
elimde poşetlerde anahtar arayışım var, eşikte beklediğim
kalabalık bir gürültü var her gün sonunda yine
sabahları "günaydın"'laştığım komşularım var
kokusu var sokağımın konuşmalarında senin olan
klisenin çan sesleri var sevdiğin
harareretli iş çıkışlarım, gün bitimlerim var anlatamadığım kimseye
tanık olduğum kendime de dahil hiç kimseye biriktiremediğim hikayelerim var
"nasıl, yakışmış mı ? " diye sormalarım var hiç sorulmayan
uzun uzun aylarım, günlerim, akşam üstlerim var üstü başı dağınık
birazdan kapı vurulacak, şimdi zil çalacak hisleri var kapımın önünde; sessiz
hala görülecek sokak adları...
en sevdiğin kitap en güzel yerinde yarım kalmış, ondan da öte sonunu biri alıp elinden yakmış gibi... sen nasıl devam edersen et, sonu hep iğreti duracak, yakışmayacak...
içimi dökemedim, dilimi dökemedim, kalbimi dökemedim, aklımı dökemedim...
hala kaskatıyım
çok iyi bilirim olmaz ya, ama insan bekliyor işte...
n' olur olmasın artık özlemek, hiç...
*edip cansever
Etiketler:
doğum günü,
hayat,
haziran,
saçmalamak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







