hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2015 Çarşamba

Kar/Fesleğen


Zeze Eleni Spyros Gece*, karı izliyor pencereden. "Doğduğun yıl çok kış olmuştu, çok kar yağmıştı"  böyle anlatacağım ona geldiği zamandan bahsederken ileride. Yani o ve ben ikimiz de yan yana ve birlikte ve hayatta kalırsak. Ardından "kar neden var kaaaar*" diye de eklerim belki. Birlikte güleriz sonra, olamaz mı olabilir.


Şubat. Pencereden karın yağışı izlemek neye dair. hem kar böyle Kış Uykusu'ndaki gibi yağarken? İnce ince, sakin, tanelere müzik karışmış her taneyi bir nota indirir gibi yere.

"Kar neden yağar kaar"



Fesleğene avucumu sürüp avucumu kokladığım onca zaman geçirdim. Fesleğenin kokusu zamanlar zamanlar boyunca  elimde kaldı.

Ama insan kokuları da sevmeyebiliyor artık, fesleğen fesleğen olduğu için, ya da fesleğen kokusu olduğu için değil, eline yapışan koku bitip fesleğenin kokusu gittiği için. 









Yazının Şarkısı: Gnossienne 1 Erik Satie / Erkan Ogur (Guitar and Piano)



*kedinin adı

* Hasan Ali Toptaş- Gölgesizler

25 Ağustos 2013 Pazar

Karaköy


"Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili 
Bir de başını çeviriyorsun ki 

Yanında ben varım " Can Yücel



"Signomi"yi dinliyorum. Vapur henüz kalkmadı. Kadıköy İskelesi'ndeyiz. On yaşlarında bir çocuk oturuyor babası ile karşıma.  Şarkıyı yarılıyorum vapur hareket ederken. Eylül yaklaşırken Haydarpaşa ne kadar da güzel. Tam burada  denizin, Boğaz'ın üzerindeyken sanki her şey mümkün,her şey güzel, her şey mavi, her şey bulut gibi.  Karabataklar çoğalıyor ayrılırken. Denize gömüyor başını bir tanesi. Pazar günü bu kadar maviyi ve yeşili gözlerime iyi ki biriktirdim diyorum. Bu rüzgâr hep böyle esse, bu deniz hep böyle köpürse ya yanı başımda.

 Bülent Ortaçgil, Ayrıntılar'a başlıyor. 
 Şimdi bir de çay olsa diye geçiriyorum içimden. Çay kaşığını çıkarıp tabağa koyup şekerlerimi sana veriyorum. İki tane kesme şekeri. 
Klarnet çalan bir genç çıkıyor yukarıya, yanımıza.  Şapkasını uzatıyor yanındaki ufaklık, bitince şarkı. Böyle asılı kalsak zamanda. Tam burada. Bir/bu  an ne kadar sürer? 
Saçımı alıp kulağımın arkasına götürüyorum gülümserken. Bana bakıyorsun. Böyle bir kaç gün, bir kaç  yıl kalıyoruz.Başımı omzuna yaslamıyorum. Dokunmuyorum. Kımıldasam gidecek tüm renkler biliyorum. Sen "gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili" demiyorsun. 
Karaköy'e yaklaşıyoruz, deniz'in dalgası artıyor, rüzgâr hızlanıyor...

Orada, öylece denizin üstünde ne kadar zaman kaldım, kaldık hiç bilmiyorum. Buluşmadığımız, konuşmadığımız akşamlar, yan yana olmadığımız sabahlar, hiç olmayan susmalarımız  geçip gidiyor yanımızdan. 
Sessizce kalkıp yanımdan gidiyorsun. Ben çantamı, kulaklığımı, kitabımı, saçlarımı, gözlerimi toparlayıp iniyorum vapurdan.  Çocuk babasına heyecanla bir şeyler anlatıyor arkamdan gelirken. Sahilden,  kıyıdan kıyıdan akşamüstünün tadını çıkara çıkara yürüyorum. 

Yürüyorum,

Yürüyorum. 

Yürümek iyi geliyor biliyorum.


11 Nisan 2013 Perşembe

Karahinbiba


"Başlangıçta ikisi de çok neşeliydi. Garın pastanesinde çay ve poğaça ile kahvaltı etmişler ve birbirlerini ne çok özlediklerini söylemişlerdi boyuna; aralarındaki "şeyi" söze dökmenin henüz başka bir yolu yoktu. Böyledir bu işler, insanların birbirleriyle ilişkileri! Bir sözlük oluşturursun ve konuşurken o sözlüğe bakarak konuşursun. "Sana fena halde aşığım Çağla!" Eveet, şimdi bakalım bunu nasıl söyleyebiliriz... İşte burada: "Benim için değerlisin Çağla."
 Herkes Herkesle Dostmuş Gibi / Barış Bıçakçı
-Daha ne kadar kitaplarla yaşayacağız?
- Bilmiyorum, sanırım ölene kadar.

Yazan bilir mi dokunduğu hayatların o kitaplardan bu kadar etkilendiğini? Yazar bile değişir de sonunda, bilmez ki okuyan hâlâ orada, o cümlelerin içinde ve yaşamakta.
Bir çay içimi kadar mı sürer hikâyenin aslı?
Yaşanılanları bir yerlere koymak gerekmiyor, asılı tutsan olmuyor, uçup gitsin istiyorsun, şu karahindiba çiçeği gibi,  üfle ve gitsin.

Bahar gelsin artık üfleyelim gitsin, geçsin, bitsin…


Biri de çıksın desin ki : “Kapat gözlerini balığım üzülme sen. Bir gün elbet kurtulacağız cam çeperlerden”

Yazının şarkısı: Serdar Keskin- Kaçış

4 Şubat 2013 Pazartesi

Kuşlar da Gitmesin


"Şu denizin uğultusu olmasa
Unuttuğum pek çok şey olacak
Bu saçlarıma üzülüyorum
Bazı günler oluyor yetmiyor yaşamama" Turgut Uyar




Yanımızda duran, arkamızdan bakan, önümüze geçip ve başını bize döndürüp nanik yapan yaşam ne kadar da hevesli alacaklarından.
 Yıllar önce söylemiştik aslında; nasıl da devrik duruyoruz yollarda, hayata yakışmıyoruz.

Kafamda sürekli koca koca kitaplarla, uzun uzun cümlelerle ve ciddi paragraflarla yaşıyorum.
Hiçbir cümle yerli yerinde değil, alıp toparlıyorum, durmuyor. Yazılarım yazamadan siliniyor.
Acaba anılardan elimi, aklımı mı çekemiyorum? Hangi birini unutayım şaşırıyorum. Kimi zaman yoklama yapıyorum sanki, sayıp sayıp yerine koyuyorum. 

Ben düşlerden neden korkar oldum bu kadar? Neden yanına yaklaşamıyorum sevdiğim şarkıların? Uyuyorum  uyanıyorum, uyuyorum, rüyalarımı azaltıyorum yine de geçmiyor bir türlü yorgunluğum. Bitmiyor.
Sıfırdan başlamanın asla sıfırdan başlamak olmadığını anladığımda başında olsaydım eğer hayatın daha çok şey mi değişirdi bilmiyorum.

Sonra, bir şubat sabahı önüme bir güvercin düşüyor, öpüp başıma koyuyorum. Bu güvercin hep düşse ya böyle önüme diyorum. Olmadık bir umut işte.

Ah bu mevsimde ne güzel olur kuşlar.

Sonra yine anımsıyor ve kalabalığa karışıyorum. Çünkü biliyorum mutluluk için de mutsuzluk için de derin, iyi bir cesaret gerekiyor.



Oysa, ben yürürken adımlarımdaki  ıhlamur kokularını duymayı özlüyorum.



Hayat;  biraz sessiz ve sakince yanımdan yürümeyi dene, ben içindeki melodiye eşlik ederim.


Yazarken "The weeping meadow" albümü dinlendi.

4 Eylül 2012 Salı

"yavaşlık" ya da "akşam sefası"

"...yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. yavaşlıkla anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır..." demişti Milan Kundera Yavaşlık adlı kitabında.

Yıllar önce okumuştum bu dizeleri "anladım" gururu ile. Anlamamışım meğer.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bileyim istemiyorum 1 yıl mı, 5 ay, 1 gün ?  Zamanın önemi var mı,  üstelik güzel bir bahar akşamüstünde; girdiğin sokakta adımların çocuk seslerine karıştığı halde, göremedikten sonra. 

Ne kadar hızlı yapmaya çalışıyorum her şeyi, sabah evden çıkıyorum, her gün Çiçek Pasajı'nın önünden geçiyorum, önceden bakardım uzun uzun ,İstiklâl Caddesi'nin her sabah başka halini izlerdim. Her sabah başka biri gibi kalkardı ya da bana öyle gelirdi. Şimdi her sabah aynı, uzun zamandır. Sanki her gece sevmediği birinin yanında uyanıyor. Hep gri. Çok sessiz, böyle bir başka ıssız taşları. Bir başka suskun. Aşıkları da eskisi gibi değil. 

Bugün farkettim, bütün insanları geçmek istiyorum sokaklarda, iş dönüşlerinde, bir yerlere giderken, bir yerlerden dönerken hızlı hızlı yürüyorum. Sırada beklerken acele ediyorum. Sanki her gideceğim yerde beni bekleyen bir şey var. Bekleyen tek şey kitaplar ya da yapılacak işler.

Ben yavaş yavaş yaşamayı özledim, yavaş yavaş yürümeyi, acele etmemeyi, mutlu bir türkü söylemeyi özledim.



Sonra bir kapı kapanıyor, onca yapılmamış yaşanmamış tüm şeyler o kapıda kilitleniyor, bir dize uçuşup duruyor aklında "ısıtan bir şeyden değil yakan bir şeyden söz ediyoruz" *

...............


Hâlâ seven var mı, hâlâ her gördüğünde uzun uzun bakan var mı akşam sefasına benim kadar, benim gibi? Sanmam.

Hep ondan bu haller, bunların hepsi fasa fiso.


- Mabel Matiz- Peruk Gibi Hüzünlü
-Simon and Garfunkel - Bookends
 - dinlendi.

* Barış Bıçakçı

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Belki, bazen

"Asla ağlamamalısın der bir şarkı. Onun dışında bir şey diyen kimse yok" Ingeborg Bachmann

Saçlarını ara sıra geriye tarıyor yaşam, kulağının arkasına alıyor. Uzun saçlı bir kadın oluyor, ancak bir kadın olabilir yaşam, kafası her daim karışık bir kadına benzetiyorum yaşamı. Öylece duruyor hepimizden sıkılmış gibi.

Ne kadar çabuk geçiyor gibi geliyor her şey, hiç bir şey geçmese de...
Yeni dostlar, yeni yeni filmler hatta yeni yazarlar katıyorsun hayata hani birlikte ilerleyelim diye...
 Bir zamanlar eski zamanlarda kalıyor, dünya sessiz sedasız vals yapar gibi dönüyor...


Sen hangi sözleri yazarsan yaz üstüne; hayat hep kendi şarkısını çalıyor.
Belki de bu yüzden ters düşüyoruz, sözsüz bir müzik gibi yaşamalı onu, anlatamıyor, anlamıyoruz.

Belki bazen sadece beni dinle diyordur, beni biraz dinle...



*dinlendi:

The Last Waltz (Oldboy Soundtrack)

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Az Yaşam/ak

kalbe dair her şey artık daha az...
 turgut uyar'ın  dediği gibi;


‘her şeyden biraz kalır’ diyor birileri, 
çoğulluk haklılıktır. 
Kavanozda biraz kahve 
Kutuda biraz ekmek.. 
İnsanda biraz acı(..)*



insan ne zaman hazır olur daha azlara...
içindeki her şey bittiğinde mi
ne zaman alışılır azlara
da az samimiyete
kaç insan görünce şaşırır hala şaşılmayacak şeylere
kalp ne zaman durur,  vazgeçer sevmekten, illa ki fiziken durunca mı?
ne zaman alışır yokluklara
ne zaman alışır  her şeyi kabullenmeye
heycanlanmamaya, kalktığı her  sabahta "belki bu gün farklı olur " cümlesine inanmamaya

daha kaç su vurmalı kıyılarına kayalaşmak için, çok mu ya da bir su hatta deniz olduğunu ne zaman sonra kabullenir insan ?

kabullenir mi?

ya da daha önemlisi, akıl neyse de kalp alışır mı, alışılır mı bu kadar çok yokluklara?



Neyse ki insan alışmak değil ama öğreniyor daha az ile yaşamaya...

16 Haziran 2012 Cumartesi

"Gelmiş Bulundum" / Beş Mevsim

öyle ya; "gelmiş bulundum"*

"Bize mutluluk getir" dedim bir dosta bugün oralardan, memleketinden,  ama genzimizi yakmayanından.
365 gün olmuş geçeli o "kiraz kulaklı" günden, o güzel sabaha uyanalı 12 ay olmuş. ne kadar uzun ne kadar güzel ne kadar zor ne kadar kırmızı ve siyahtı, tam 1 yıl olmuş. kutlamışız, içmişiz serin bir ev varmış balkonda, perdeleri savrulan rüzgarda...
eskiden anıların ölü olduğuna inanırdım, yanılmışım. şu anımdan daha canlı bir an var , hatta sınırsız bir zaman var; yaşanmış, hep zamanda asılı kalan.
denize inen bir yokuşum var
hep aynı şeyi gördüğüm rüyalarım var nefes nefese uyandığım
köşeden dönmelerim var kimseye el sallamadığım
elimde poşetlerde anahtar arayışım var, eşikte beklediğim
kalabalık bir gürültü var her gün sonunda yine
sabahları "günaydın"'laştığım komşularım var
kokusu var sokağımın konuşmalarında senin olan
klisenin çan sesleri var sevdiğin
harareretli iş çıkışlarım, gün bitimlerim var anlatamadığım kimseye
tanık olduğum kendime de dahil hiç kimseye biriktiremediğim hikayelerim var
"nasıl, yakışmış mı ? " diye sormalarım var hiç sorulmayan
uzun uzun  aylarım, günlerim, akşam üstlerim var üstü başı dağınık
birazdan kapı vurulacak, şimdi zil çalacak hisleri var kapımın önünde; sessiz
hala görülecek sokak adları...

en sevdiğin kitap en güzel yerinde yarım kalmış, ondan da öte sonunu biri alıp elinden yakmış gibi... sen nasıl devam edersen et, sonu hep iğreti duracak, yakışmayacak...

içimi dökemedim, dilimi dökemedim, kalbimi dökemedim, aklımı dökemedim...
hala kaskatıyım

çok iyi bilirim olmaz ya, ama insan bekliyor işte...

n' olur olmasın artık özlemek, hiç...

*edip cansever

9 Ocak 2012 Pazartesi

düşüş

-Sana senin kadar aşık olmayan birine niye bu kadar aşıksın?
-...:/?!Bilmiyorum...*


hayat biliyorum hiç adil değilsin...
ama tam ortasında , yani işte tam da yarı zamanında güzelliğin
bitirmemeye baş koymuş durmadan bir yalnızlıkla geliyorsun...
onu alıp gideceksin yine seziyorum
ben yeniden başlayacağım üşümeye...
ve çok soğuk gündüzler-geceler-sabahlar  başlayacak
bu kalabalık şehir yeniden bomboş kalacak

gideceksin ve yer kabuğu kayacak ayaklarımdan
düşüp düşüp kalkacağım ben buzdan
ve üşüyüp duracağım bu yüzden
üşüyüp duracağım...




oysa;

"son çırpınışımdın sen insanlar arasında. keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

unutmadan : güzel uyu cema süreya iyi ki hala varsın ve bizimlesin

yazının şarkısı: gone away- my brightest diamond...

30 Kasım 2010 Salı

böyle kadınlar

kuş kadınlar bilir bunu...

bilir hiç bir zaman duramayacağını dursa bir yerlerinin kırılacağını bilir...
kuş kadınlar vardır beyaz elli, etekleri tutuşan baharda...

gözlerinin önünden şehirler geçen o şehirlerde kısa da olsa konaklayıp bir gece sonra gitmek isteyen..
dinlenmeyi hiç düşünmez bu kadınlar yüreklerinde hep kuşlar uçar kuşlar gider bir yerlere başka yüreklere...
aslında  gerçekten dinlenmeye ihtiyacı vardır bu kadınların, ama  korkarlar işte nedendir bilinmez.. dinlense sanki bırakıp gidecek içindekiler korkusuyla...
hala ince uçlu kalemler biriktirirler o beyaz ellerinde... ince ince çizerler hayatı...
kibar olmayı severler..kimse incitmesin  ürkütmesin isterler ellerindeki kuşları bu yüzden kalkan gibi dururlar herşeye karşı...

koşulacak bir şey varsa eğer koşar bu kadınlar, biri üzüldüyse bakıp da geçemez yanından , makyajım bozulur ağlarsam diye düşünmez, doya doya ağlarlar canları çekince, yağmur saçakları altına saklanmaz, kırışır yüzüm diye de üzülmez basar kahkaları içinden geldiğinde, saatlerce muhappet eder isterse, bazen de susar, susar işte...

kimseye yaslanamaz  kuş kadınlar... yaslanınca kaybolup gitmesinden korkar o omuzların, hep gitmiştir çünkü bu yüzden omuzları çökmüştür bu kadınların, kendi omuzları... ama göremezsiniz siz. göremezsiniz işte.

geçip giderse bu kuş kadınlar yanınızdan izin vermeyin belki ihtiyacı vardır size ama söyleyemez...

böyledir...

bilirsiniz işte,
sahi bilir misiniz?

7 Kasım 2010 Pazar

topal martı




Aslı Erdoğan şöyle demişti bir röportajında : “Hayatın sessizliğinde diye kitabım var. Kitabın başlığını bulamadım. Başlık koymakta çok zorlanıyorum. Bir arkadaş bana ‘’Aslı en çok hangi sözcüğü kullanmışsın, bakalım’’ dedi. Baktık. Hayat çıktı. Sonradan başlığını hayatın sessizliği koyduk.
Demek ki en çok kullandığımız kelime; en çok baş edemediğimiz kelimedir."
Boşuna değil onun karakterlerini sevmem. En çok etiketlediğim kelime olmuş “hayat” blogta baktım da…
Kötü bir gün geçirdim bugün evde de dışarıda da. Dışarıdan geldiğimde yine kutsal mabedime gelmiş gibiydim her ne kadar uzun süredir çok uzun süredir mabet olmaktan çıksa da. En çok bugün üzüldüm dışarı çıkınca, yine en çok bugün içim uzun zamandır kıvranmayan o acı ve yanmayla kıvrandı. Hâlbuki ben sanmıştım ki uyuşmuştum uyumuştum ve geçmişti hepsi. Artık büyümüştüm canım daha az yanmalıydı, daha az izin vermeliydim.
Şimdi cebimdeki üç kuruşla fiyakalı bir şarap alamam alsam da hiç birinin tadını tutmaz biliyorum işte bakma. Anca birkaç pis şişe bira belki.
Biliyorum kötü bir gün geçirdim, ne ilk ne de son biliyorum ki blog kucaklar beni ve yine biliyorum ki bu içinden senin geçtiğin son yazıdır bu.
Şimdi hangi gemiye binsem götürür beni geçerken huzura? Kaç ağlayan çocuk öpsem geçer yaram? Kaç sensiz gün daha kaç yıl daha ve kaç kalabalıkla olsam diner tenhalığım?
Şimdi bu gecenin yarısını çoktan geçmiş zamanda göğe bakıyorum,  geceye dönüp nefes almaya çalışıyorum yüksek bir balkondan ve aşağı bakmamaya direniyorum. Yükseklere bakmak acıtsa da evet seviyorum.
Kimilerine göre Budalılık da olsa ben budala olmayı seviyorum. Pestilleşecek, çiğneyecek bir şey kalmayınca, yok oluncaya kadar seni dibine kadar içmeye, sindirmeye ve bazen püskürtmeye devam ediyorum. Hayat, seni aksak, kusurlu, çatlak, topal yerlerinden öpmeye devam ediyorum. Sen elimi her defasında hep aynı yerde yani en zor yerinde yolun bıraksan da ben arkandan, önünden, yanından gelmeye devam ediyorum. Senle alıp verememeye devam ediyorum.

Çünkü hayat biliyorsun ben seni her halinle seviyorum.



28 Ekim 2010 Perşembe

yazarak yaşamak

Yazıyorum
Niye yazdığımı bilmeden yazıyorum
Sanırım boşalıyorum
Aslında çok da önemli değil
Bulduğum yer yere her boşluğa yazıyorum
İçimdeki boşluğu ancak böyle doldurabileyim  diye yazıyorum
İçimdeki yangın daha çok harlansın
Balıklarıma yüzecek daha çok yer olsun diye yazıyorum
Ben hep o  arafta yazıyorum

Biliyorum ki yazdıklarımızın bir farkı yok
Sen güneşin doğuşuna kızıp yazıyorsun
Ben yağmurda dans edemediğime kızıp yazıyorum
Kimbilir…
Ne kadar farklı görünse de aynı iplerle tutunuyoruz, aynı derinlere inip aynı uçurumlardan düşüyoruz
İnsanız
Birbirimize çok benziyoruz.
Bazen korkarak sokuyoruz kafamızı sirkten içeri
Kimi zaman tam ortasındayız en becerikli cambaz biziz kendi sahnemizde
En izlenesi oyunumuzu oynuyoruz
Alkışlar senin
Duyamadın mı?
Sus ve dinle o zaman
Hepimiz bu dünyadayız ve alkışları hak ediyoruz
En azından
Sırf bunun için
Sırf
Yaşadığımız için

27 Ekim 2010 Çarşamba

yaşadım diyebilmen için

Vazgeçtim kaçmak yok söz bu kez diyerek "Tutunamayanlar"ı elime aldım.Tamam biliyorum yarım yaşanan ilişkiler gibiydi ağzımızda, içimizde dolanan ama olması gereken. Şimdi baştan başlıyoruz.Keşke ilişkilerde de öyle olsa ama öyle bir buton yok hayatta.Başlıyorsun aldığın haz, acı, zevke göre bırakıp gidiyorsun ya da onları yaşamaya devam ediyorsun. Tutunamayan olmak fikri ne kadar doğru ne kadar itiraf edebildiğin ya da ne kadar sindirebildiğin bir fikir bilemiyorum. Hani şu an iyi gider misin onu da bilmiyorum çünkü ben her şeyi değiştirme arefesindeyim. bu sefer işte evet bu sefer.

Herkes tutturmuş yani anlıyosun dimi tutturmuş sevdiğini, evliliğini, içlerinde hiç ukte kalmamış hiç acaba dememiş, hiç kırmaktan korkmamış ki bu yüzden belki çok da kırılmamış çok önemsememiş işte çok da düşünmemiş.bu yüzden iyi bu yüzden sonsuz bir huzuru var o insanın sonsuz bir acelesi gitmesi gereken randevuları ve arkadaş toplantıları.

Hiçbir şehri içine sokacak kadar sevmemiş hiçbir şehirden nefret eder gibi kaçmamış.nedir bizde eksik onlarda fazla onlarda eksik bizde fazla olan şey.hangi hayat daha güzel hangi hayat tutarlı.Kışkanç gözlerle arkadaş toplantılarında ben daha güçlüyüm evet şekerim diye içlerinden geçirenler mi daha dost! ya da daha samimi evet görüyorsun ya yapamadı ben böyleyim deyip sevdiğine, işine, evine, yuvasına kavuşmuş insan mı daha huzurlu ve mutlu.

Doğru bildiğimiz doğrular yanlış bildiğimiz yanlışlar ve işte tek kişisiniz.

Evet yaşadın onca itiraza onca olmaz şöyle olsun böyle olsun diyene inat tek başına da olsan Yaşadın.tutunduğun umudunla gerçeğinle düşünle hala insanlara uymayan sevginle iyi niyetinle yaşadın.
Yaşadın artık sizi hiç istemiyorum diyerek yaşadın
Beni böyle de sevin sevmezsiniz ama böyleyim diyerek yaşadın

Böyle olsanız bu değil işte ben bunu istemiyorum bunu anlayın artık bu anlamayan gözlerle baksalar da yine de yaşadın
Yaşamak zorundasın
Bir tane daha var mı senden
Yok
Tek başına olsan da
Tutunmaya çalışsan da başkalarının eteklerinden değil onların doğruları güzel dediği şeylerle değil
Kendi güzelliğine tutunmaya çalışıyorsan evet sensin ve evet yalnız olsan da...

Yaşadım diyebilmen için...


(bir müzik olsun istediğim fonda mırıldansın istedim ama aksaklık oldu sessizlikte yazdım, belki bu aksaklık daha iyi oldu )

foto:tumblr

23 Ekim 2010 Cumartesi

mış gibi


e-eee daha daha nasılsın neler yapıyosun?

-hiç birşey yapmıyorum... çok iyiym...her şey çok güzel
ben sadece hala nasıl yalan söylediğine bakıyorum hala ve hala şaşırıyorum bile bile bu kadar usta olmanı yediremiyorum...

hiç beklememiş-
hiç tanışmamış-
hiç konuşmamış-
hiç sevmemiş-
hiç sabretmemiş-
hiç yaşamamış-
hiç ağlamamış-
ız
gibi

sanki hiç bişi olmamış gibi
onca zaman geçmemiş gibi
 birlikte büyümemişiz gibi
o parkta hiç oturmamış
o kuşları besleyen biz değilmişiz gibi


ne tuhaf
dahası kötü
olmamış gibi nasıl yaşanır

değiştim
yoruldum

ve yarın eskişehire gidiyorum
o zamanın başladığı yere
cinayetin başladığı yere
zaman geri gelsin diye değil
daha çabuk geçsin
ileri sarsın diye değil
öylesine gidiyorum


sırf kendim için
öylesine de olsa...

21 Ekim 2010 Perşembe

sus/amak

en olmadık zamanda biter kimileri
allak bullak hayatnızı biraz daha karıştıtıp gider
bulanmış kafanızı daha da bulandırarak
susarsın

acılar en çok bunu öğretir insana
susmayı
susarak konuşmayı
susarak özlemeyi

içinizde yaptığınız monologları
fakirleşen diyalogları



dünyanın fısıltılarını duymak için iyice kulağını dayaman gerekiyor
içimdeki kuşlar göç mevsmimini şaşırdı bir oraya bir buraya uçuyor...

benim ölülerle konuşasım geliyor...

17 Ekim 2010 Pazar

....

bir film…
bir fincan kahve…
en sevdiğin müzikler…
biraz ondan bundan sohbet…
biraz gülümseme…
az hayal kırıklığı…
aynı sabaha varılacak aynı gece…
yapış yapış
vıcık vıcık
bir o yana bir bu yana…
hangi kefe ağır acaba?



sensiz yaşamaya alıştırdılar galiba…
galibası mı kaldı
alıştırdılar
alıştırdı hayat
alıştırdın
alıştım
oysa
o gençlik günlerimizde…
neyse
.iktir et

7 Ekim 2010 Perşembe

Kutuplardan şişkin Ekvatordan basık / körebe


Saklambaç oynamaya çalıştıkça
Gördüm kaptığım sandığım köşeleri
Anladım köşeleri yok bu hayatın
Sığındığım boşlukları
Derin dipsiz dünyanın

toplu dünya(!)


“Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da."(edip cansever)

1
Dünya dedim nasıl bir yer
Anlatsam bitmez anladım desem yetmez…
İnsan dedim
İçi organlarla doldurulmuş bir korkuluk
Korkuluk ki kendinden bile korkan isteklerinden düşlerinden haksızlıklardan sesinden korkan
Aciz bir mahlûkat kendine yetemeyen
Kendine ait olamazken başkasına sahip olmaya çalışan
Çığlıklarını susturan
Hırsında boğulan
Dünya demiştim değil mi
Korkuluklarla dolu bir tarla

2
Tarlada uçuşan balonlar
Rengârenk içi boş bulutlar
Düşlerle düşünenler
Çocukların ellerinde
Uçan balonlar
Biz pervaneler etrafında
Hayat elinde bir toplu iğne

30 Eylül 2010 Perşembe

büyümek

eskiden duyunca görünce yıkılacağım şeyler yaşıyorum bu sıralar.... hani o yere göğe sığdıramadıklarımızdan...
vay be diyorum sonra duruyorum bi an öylece ve geçiyor...
yeditepe istanbul'da ali diyodu "hayat aslında o kadar zor değil biz öyle zannediyoruz" diye  o durduğum anda bu cümle geliyor aklıma...
sanırım büyümek bu.

artık herkes yere göğe sığıyor...
duraklarda bekleyelenler,bekleyip gidenler,bir uğrayıp geçenler, yıllarca beklediğini zannedenler...


göklerde olup biteni en çok kim hak ediyor...

23 Temmuz 2010 Cuma

yeniden??

mümkün müdür...
yeniden?

kabuk tutan yaralar zamanında kopartılmazsa kendi düşer,düşünce anlaşılmaz iyileştiği...
öyle bir geçer ki... sahibini şaşırtır...
sonra başkalarına yara olur farketmeden...
nasıl da değişir insan...

git gide kalabalıklaşan yalnızlıkta sonsuzluk...
sonsuzluğun dibi yok
kimle kaç kişiyle içersen iç aynı


içimden sevmek geliyor bin mevsim görmek istiyor yeniden incitmeden...
mümkün müdür?