hayat kırıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat kırıkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2010 Pazar

topal martı




Aslı Erdoğan şöyle demişti bir röportajında : “Hayatın sessizliğinde diye kitabım var. Kitabın başlığını bulamadım. Başlık koymakta çok zorlanıyorum. Bir arkadaş bana ‘’Aslı en çok hangi sözcüğü kullanmışsın, bakalım’’ dedi. Baktık. Hayat çıktı. Sonradan başlığını hayatın sessizliği koyduk.
Demek ki en çok kullandığımız kelime; en çok baş edemediğimiz kelimedir."
Boşuna değil onun karakterlerini sevmem. En çok etiketlediğim kelime olmuş “hayat” blogta baktım da…
Kötü bir gün geçirdim bugün evde de dışarıda da. Dışarıdan geldiğimde yine kutsal mabedime gelmiş gibiydim her ne kadar uzun süredir çok uzun süredir mabet olmaktan çıksa da. En çok bugün üzüldüm dışarı çıkınca, yine en çok bugün içim uzun zamandır kıvranmayan o acı ve yanmayla kıvrandı. Hâlbuki ben sanmıştım ki uyuşmuştum uyumuştum ve geçmişti hepsi. Artık büyümüştüm canım daha az yanmalıydı, daha az izin vermeliydim.
Şimdi cebimdeki üç kuruşla fiyakalı bir şarap alamam alsam da hiç birinin tadını tutmaz biliyorum işte bakma. Anca birkaç pis şişe bira belki.
Biliyorum kötü bir gün geçirdim, ne ilk ne de son biliyorum ki blog kucaklar beni ve yine biliyorum ki bu içinden senin geçtiğin son yazıdır bu.
Şimdi hangi gemiye binsem götürür beni geçerken huzura? Kaç ağlayan çocuk öpsem geçer yaram? Kaç sensiz gün daha kaç yıl daha ve kaç kalabalıkla olsam diner tenhalığım?
Şimdi bu gecenin yarısını çoktan geçmiş zamanda göğe bakıyorum,  geceye dönüp nefes almaya çalışıyorum yüksek bir balkondan ve aşağı bakmamaya direniyorum. Yükseklere bakmak acıtsa da evet seviyorum.
Kimilerine göre Budalılık da olsa ben budala olmayı seviyorum. Pestilleşecek, çiğneyecek bir şey kalmayınca, yok oluncaya kadar seni dibine kadar içmeye, sindirmeye ve bazen püskürtmeye devam ediyorum. Hayat, seni aksak, kusurlu, çatlak, topal yerlerinden öpmeye devam ediyorum. Sen elimi her defasında hep aynı yerde yani en zor yerinde yolun bıraksan da ben arkandan, önünden, yanından gelmeye devam ediyorum. Senle alıp verememeye devam ediyorum.

Çünkü hayat biliyorsun ben seni her halinle seviyorum.



27 Ekim 2010 Çarşamba

yaşadım diyebilmen için

Vazgeçtim kaçmak yok söz bu kez diyerek "Tutunamayanlar"ı elime aldım.Tamam biliyorum yarım yaşanan ilişkiler gibiydi ağzımızda, içimizde dolanan ama olması gereken. Şimdi baştan başlıyoruz.Keşke ilişkilerde de öyle olsa ama öyle bir buton yok hayatta.Başlıyorsun aldığın haz, acı, zevke göre bırakıp gidiyorsun ya da onları yaşamaya devam ediyorsun. Tutunamayan olmak fikri ne kadar doğru ne kadar itiraf edebildiğin ya da ne kadar sindirebildiğin bir fikir bilemiyorum. Hani şu an iyi gider misin onu da bilmiyorum çünkü ben her şeyi değiştirme arefesindeyim. bu sefer işte evet bu sefer.

Herkes tutturmuş yani anlıyosun dimi tutturmuş sevdiğini, evliliğini, içlerinde hiç ukte kalmamış hiç acaba dememiş, hiç kırmaktan korkmamış ki bu yüzden belki çok da kırılmamış çok önemsememiş işte çok da düşünmemiş.bu yüzden iyi bu yüzden sonsuz bir huzuru var o insanın sonsuz bir acelesi gitmesi gereken randevuları ve arkadaş toplantıları.

Hiçbir şehri içine sokacak kadar sevmemiş hiçbir şehirden nefret eder gibi kaçmamış.nedir bizde eksik onlarda fazla onlarda eksik bizde fazla olan şey.hangi hayat daha güzel hangi hayat tutarlı.Kışkanç gözlerle arkadaş toplantılarında ben daha güçlüyüm evet şekerim diye içlerinden geçirenler mi daha dost! ya da daha samimi evet görüyorsun ya yapamadı ben böyleyim deyip sevdiğine, işine, evine, yuvasına kavuşmuş insan mı daha huzurlu ve mutlu.

Doğru bildiğimiz doğrular yanlış bildiğimiz yanlışlar ve işte tek kişisiniz.

Evet yaşadın onca itiraza onca olmaz şöyle olsun böyle olsun diyene inat tek başına da olsan Yaşadın.tutunduğun umudunla gerçeğinle düşünle hala insanlara uymayan sevginle iyi niyetinle yaşadın.
Yaşadın artık sizi hiç istemiyorum diyerek yaşadın
Beni böyle de sevin sevmezsiniz ama böyleyim diyerek yaşadın

Böyle olsanız bu değil işte ben bunu istemiyorum bunu anlayın artık bu anlamayan gözlerle baksalar da yine de yaşadın
Yaşamak zorundasın
Bir tane daha var mı senden
Yok
Tek başına olsan da
Tutunmaya çalışsan da başkalarının eteklerinden değil onların doğruları güzel dediği şeylerle değil
Kendi güzelliğine tutunmaya çalışıyorsan evet sensin ve evet yalnız olsan da...

Yaşadım diyebilmen için...


(bir müzik olsun istediğim fonda mırıldansın istedim ama aksaklık oldu sessizlikte yazdım, belki bu aksaklık daha iyi oldu )

foto:tumblr

18 Haziran 2010 Cuma

hayat / masal

hayattan kaçmak için mi uydurduk sence maasalları ne dersin sonra kandırdık "çocuklar masallar sizin için" deyip kendmize adadık..
??


bakma kendi kendimle konuşuyorum yine..
özledim yazmayı...
iyileşiyorum yavaş yavaş...
ruhum da bedenim de benim parçam sana diyorum hayat...

biriktirmiyorum artık biriktirmeyeceğim
nasılsa bir farkı yok 
bir faydası yok...
içimdeki boşvermişlik git gide hızlanmakta...


unuttum unuttum diyorum  hayat seninle inatlaşmıyorum artık... vazgeçmek değil...
içimden gemiler geçiyor eleni piyano çalıyor...


dünya sessizce dönüyor avuçlarımda...
gözlerimi kapatıyorum arada biliyorum ki belki sen o arada geçip gidiyorsun milyonlarca ışık yılı kadar uzak olduğunun farkındayım o yüzden hiç acele etmiyorum geçtiğin yollara attığın yıldızları görüyorum...toplamaya mecalim yok..!


kelimelerim artık yaşlandı...
açmayacağım o mezarlığı...

başka bir çocuk doğmalı bu günlerde olmalı ya doğmalı...
duvarlar artık beyaza boyanmalı...!

belki ben yeni doğmuş o cocuğa yeni masallar uydurmalıyım...
hayata dair gerçek masallar...


olamaz mı..
ya olmalı...!




not: ihmal ettiğim tüm blogcanlarım artık geliyorum:)

21 Mart 2010 Pazar

buna birşey denmemeli


Hayat; elimizde tutmaya özen göstermeğimiz şeyler düşünce ağlamak gibi bir şey düştü işte neden ağlıyorsun ki aptal…
insan yıllarca aynı şarkıları dinliyor aynı şarkıları dinlerken aynı şeyleri düşlüyorsa... yapamadıklarına içi yanıyorsa yarım kalmış şeyleri bitirme gücü yoksa da üstelik. hala kabullenemiyor hala bi ışık bi işaret arıyorsa, yaslanacak tek omzu hep kendi olduysa, hala bir uçurtma uçuramadıysa, dünyayı olduğu gibi kabul ediyorum deyip kötü şeyler olduğunda dünyanın çivisi çıkmış diyorsa.. bazı şeyler bitmiyor başlayan bazı şeylerin sonu gelmiyor kanını emiyor hatta

demişim sana günün birinde… bugün lanet yine deli gibi üstümdeydi… lanet yedim lanet okudum…


uçurtmanın ipi koptu ve düştüm salına salına işte demiştin günün birinde…
o ara, ümitsizdin. beni tanımadığın için yargılamıyorsun bu beni güçlü kılıyor demiştin.

peki kaç tane daha yeni başlaması var hayatın… anladım hiç bir zaman pause düğmesi yok…
kaç hakkım var sıfırdan başlamak için… Sonsuz mu? Hiç mi?

Nerden aklıma geldi bilmiyorum… tüm haklara sahipsin…

ağırlıkları indirdikçe daha mı kamburlaşıyor sırtın ?...
duvalar büyüdükçe düşler mi çoğalıyor ?
biliyorum yazmaz oldum bu ara...
kalbim kendi yollarının ayraçlarında... kapıları ardına kadar açık
dönemeçler zor.. iki yolda da bir tek kendi kalıyor kendiyle.... hangi beni istiyorsa ona gitmek istiyor...

sessizlikte çekilmiş bu ara öyle dinliyor fısıltıları...
kalbim...
ah 
kalbim....

3 Mart 2010 Çarşamba

İYi olmak artık çok can sıkıcıyDI

daha çok hiçlik
daha çok kayıp
daha çok acı
daha çok gitmek
daha çok kan
daha çok deniz
daha çok mavi
en daha çok siyah
olmazsa olmaz kırmızı
daha çok annem
daha çok uçurtma
daha çok beyaz
kirlenmeyen
daha çok uçurum

daha çok temizlik
daha çok unutmak
daha çok soğuk
daha çok yollar
daha çok büyümek
daha çok yorgunluk
daha çok yağmur
daha çok çöl
daha çok düşüş
daha çok tütün
daha çok alkol

iyi olmak artık çok can sıkıcıydı

hiçbir şeysen
ellerinden birşey de gitmez
öyleyse hiçbir şey ol
kaybedecek hiçbir şeyin olsun
kendini bile unut

kendin de dahil herkes için
bir hiçbirşey

iyi olmak artık çok çok can sıkıcıydı




peki ne kadar kötü olabilirsin?

26 Şubat 2010 Cuma

üryan


Aşk dört koldan geldi
Tüm yollarından yorgun geldi
Tüm çıkmazları deneyip yanılarak geldi
Tüm çukurlara bata çıka geldi
Tüm yağmurlarını döktü geldi
Tüm olmazlara inat
Başını göğe çevirip de
Görebilesin duyabilesin artık diye çığlıkla geldi
Kuşun kanadına kondu geldi,
Ürkütüp kaçırasın diye değil
Sarıp sarmalayasın ısıtasın diye üryan geldi

Kalbinin nabzımda attığından beri
Tüm kol saatleri geriye alındı






Diyebileyim diye
Hoş geldin…
Ellerinde tüm zamanları sıfırlayarak geldi…

12 Ocak 2010 Salı

aşkın halleri ve gitme vakti...

bugün 5 yıl olmuş tam...
hep olmayanlara takılıyor aklım..
neden... neden...
ne zaman?
bir daha hiç olmayacak gibi...
olmayanlar ertelenmeyecek artık geleceğe...
hiç kutlanmamış bir günün nesi özel olabilir ki...
olsalar... istekler....
şöyle olsaydı böyle yapardımlar...
hepsi saçma....
hepsi çıkmaza çıkan boşluk...
geç farkettiğin uzun bir çıkmazdan birden uçup gitme isteği...
kendinden en uzağa hem de...
içindeki ondan en uzağa.
gittiğini varsayarak...
mümkün mü?

giden gitmez her zaman...
biliyorsun...
giden  sadece bitimleri farkettiği için gider...
susuşlar çoğaldığı için...





kaç kez öldük kimbilir yaşamaya çalışırken...
farketmez bu kaçıncı ölüm nasılsa..
sayısını unuttuğun bir  ölümdür bu da nasılsa...

aşktan geçtik yana yana...
aşk istedik de en güzelinden
acısı kalınca yediremedik, alışamadık
düşler bitince aşk'ın her halinden usandık
tüm hallerini kabul ettik de
bir ayrılma haline dayanamadık

aşkA gelmee hızıyla aynı oran mıdır
aşkTAN gitme hali...
bu aşktan ayrılma hali şimdi...

ona geldik...
onu sevdik...
onda durduk...
çok geç olmadan
ondan gitme vakti şimdi

5 Ocak 2010 Salı

yüz yüze



Çıkarttığımız yerlerden bir bir inmedi mi günü gelince yere göğe sığdıramadıklarımız…
İnsanların ya da değer verdiğimiz kişilerin unutkan olabileceğini unutuyoruz çoğu zaman
Belki kendimize olan dönüklüğümüzden, zayıflığımızdan…
Kim bilir aynalara olan zaafımızdan…
Sandığımız şeyin büyük yanılgısından…
Hiçbir şey beklemeden yaşamak…
Beklemeyip olunca da sürprize vurmak…
Belki…
Daha güzel.
Nasılsa deneme yanılma yoluyla öğreniyoruz her şeyi…
Kurallarını koymadığımız büyük bir oyunun içindeyiz…
Kurallardan çıkmaya çalıştıkça tosladığımız…
Her defasında farklı bir yarayı onarıyoruz…
Bir elimizde yara bandı bir elimizde bıçak
Kendimiz kesip kendimiz sarıyoruz…


5ocakikibin10 /mor kedi

23 Aralık 2009 Çarşamba

yalnızca bir rüzgar...



"biz beceremedik hayatta mutlu olmayı belki" dedi annesine sütü ocağa koyarken...
"hiç hem de... hatta  hiç beceremeyeceğiz de" diye yanıt geldi...

bölük pörçük sırasız dağınık cümleler gibi yaşıyoruz;
oysa biri gelse eliyle koymuş gibi bulacak gibi...
tuhaf...

defalarca çalınmış bir senfoninin artık hiç bir zevk vermemesi gibi...
koltuklar kırmızı...
koltuklar eskimiş...
değiştirmeye gücümüz yok..

farklı yerlerde de olsa hep aynı notayı yanlış basıyouz..
yapılan ezberler ve pratikler hiç bir işe yaramıyor...

bu kadar kalabalık mıyız...
bu kadar kalabalıksak neden yalnızız...

bu kış bu soğuk bile hakkıyla değil
artık ayak izlerimiz bile çıkmıyor yürürken o bembeyaz olmadığından
silik silik adımlarımz...

bir rüzgar bekliyoruz.
ister sert olsun ister meltem kadar sıcak...
hafif hafif essin ya da alıp götürsün istiyoruz
bir rüzgar...
alıp götürecek
ya da aldanıyoruz.
oysa,
sadece bir rüzgar yeter demişti...
...
çıkmayacak bir rüzgarı beklemek....

içimdeki müzik hep aynı bir adım öteye geçemiyor...

keşke çok mutlu olsam da mutlu etse yazdıklarım diye düşündü dışarıdaki yağmuru elindeki fincanla izlerken...

18 Aralık 2009 Cuma

Guguklu saat




Bazen diyor; sanki ortaçağda yaşıyorum şu hafif sarı-bulanık eski fotoğraflardaki gibi ve uzun fırfırlı elbiseler filan… Hiç sevmez oysa(nedense başka bir ülke oldu) Bir masa, mürekkepli arkası tüylü kalemler… Masa da büyük ama kahverengi ve de. Yerler ahşap. Arkada siyah kalın ciltli kitaplarla kaplı kocaman bir kitaplık. Belki bir şömine( yok burjuva değil J )oda 2. Katta. Pencereden bahçe görünüyor. Bahçede simsiyah bir at.
Bazen diyor; sanki çok eski bir zamana aidim. Ne bu metropol ne kentin ışıkları… Ben değilim diyor.
Fotoğrafta sırıtan bir kare. Sanki orayı kesince daha da güzelleşecek fotoğraf. Gitmesi  gerekiyor sanki ordan.
Bir kahve fincanı var elinde. Diğer elince gaz lambası görülmeyeni arıyor yine ona ait olmayan bir zaman diliminde.
Bu karanlık, bu ucu görünmeyen ağaçlarla kaplı orman, bu gece, sis hiç gitmiyor gözlerinden.
Gerçek gibi karanlığa kayıyor aniden ayağı… Gerçek gibi tutamıyor ayın gölgesinden kaçan ellerini. Işığa çeviremiyor bir türlü yüzünü.
Bir guguklu saat çalıyor kimse duymuyor.

9 Aralık 2009 Çarşamba

boz yap / çember

yazıp yazıp sildiğim kelimelere yenisi eklenmiyor..gözlerimden düşüyor yine düşlerim... yeni yıl geliyor ...
pek bir şey ifade etmiyor...

kulaklarım dışarıdan gelen iyi kötü tüm seslere pamuk tıkamış..
cümlelerim cebimde güneş bekliyor, ışık bekliyor kış yeni gelmiş oysa...
ruhum üşüyor...
aklım sessiz...
aklımdan yere düşen renkler pus ve yağmura bulanmış kıştan sebep...içimden geçenler yine soğuk düş etkisi yaratıyor...

...ve çember büyüdükçe merkez küçülüyor.

hayat hep aynı sahnesini  izlediğim bir film gibi...üç geri bir ileri...


göçebe olsa da ruhum
bedenim toprak, kökleri derinde...
bundan sebep
ayrık otu gibi duruşumuz onunla ...

hayatla bir türlü uyuşmayan, parçası bulunmayan, kenarları bir türlü tutmayan boz yap gibiyiz...
parçalarımız bir türlü uyuşmuyor... denk gelemiyoruz... yanlış ele oyunuyoruz...
hayat sarı yapış yapış...  yağlı vıcık vıcık... ellerimden kayıyor.. yere düşüp yuvarlanıyor.. uzaklaşıyor... tutamıyorum...






16 Ekim 2009 Cuma

hayat tavladır ve yere düşen yıldızlardır gözlerden



"dene yanıl gör gerçeği
geçmişi yok sayarak
mutlaka görmen gerek
bakana fark atarak
ağlayıp döndün yine
başına dert açarak
derdini açman gerek
dostunla tek atarak
hayat mars etti üstelik zar tutarak yine bense sıkıldım hep yek atmaktan kadere" gripin

Hayat tavladır… Sevmişti bu sözü...

Oysa tavla sevmez ki öyle çok dahası bilmez adamakıllı. Bu muydu sebebi ?

Adı: kendini peri sanan bir ölümlü
Yaşı ise son bir yıldır her gün farklı sebeplerden dilinde ama her gün
Mesleği henüz belirli bir mesleği yok her gün başka bir şey olarak kalkıyor…
Böcek toplayıcısı, hayalet avcısı, gönüllü sahaf gezicisi, bazı sabahlar ise daktilo tamircisi olarak uyanıyordu.
Cinsiyeti: kendini kadın sanan bir tırtıl.

ama Bugün bir şey oldu…
Gözlerinin etrafındaki çizgilerle yüzleşti bugün buna sebep olan ise bir başka kadındı…
Yüzüne “aaaa siz daha büyük duruyosunuz “deyince… Bir şey diyemedi..
“Ayy kırılmadınız dimi” sorusuna ise yok diyerek cevap verdi.

Aslında o an gerçekten hiç kırılmamıştı…. Üzerinde durmamıştı bile ama... Ama işte sonra yolda başını yasladı otobüsün koltuğuna o zaman düştü işte aklına.

Aradaki beş yaşın üstüne iki yıl da sen atsan aradaki 7 yıl nereye gitmişti?
bu çöküntü ne ara olmuştu?
o telaşlı ebemkuşağı nereye saklanmıştı?

Hangi boşlukta kaybolmuştu bu kadar sessiz ve habersiz… Sadakatsizce…
Kum saati gibi bir şeydi hayat evet… Eskiler çoktan biliyordu… Çözmüştü bunu… Kumlar bir uçtan diğerine o kadar çabuk doluyordu ki biz bir aptal gibi kumların düşüşüne bakarken her şey o arada oluyordu işte… her şey…
Birdenbire…
Biz bölüyorduk sadece zaman adını verdiğimiz şeye ..
Yıllara, mevsimlere, günlere, aylara ve anlara…
Eve gelince aynadan uzun süre alamadığı yüzüne baktı tek tek defalarca dokundu gözlerinin etrafındaki çizgilere... uzun uzun seyretti gözlerinin altındaki siyahlıklarını. İçimdeki gölgeler dayanmayıp dışarı çıktı herhalde diye düşündü .. Gülümsedi…
Acıyan canını yine dudaklarıyla yok etti… Dudaklarının etrafındaki çizgiler de bu yüzden çoğalmıştı belki… Düşündü. Aynayı bıraktı yüzünü sildi…
Fotoğrafları çıkardı… Zaten zamanın en acımasız tanığı onlar değil miydi? Anların topluluğu….!
Çoğu zaman çok güzel anların hem de….
Genelde hep mutluluk zamanlarımızda mı çekilir fotoğraflar?
Bu yüzden mi acıyarak bakmamız yıllar sonra onlara
Mutlu zamanlarımızı üstelik kendi mutlu anlarımızı kıskanmamız bundan mı yani?
Her yıl bir öncekinin daha kötü bir kopyası mı hayat?
Defalarca çekile çekile rengi kalmamış ve artık okunamayan kötü bir kopya mı?
Oysa eskiden… Çok değil daha birkaç yıl öncesinden… Gülünce gözlerinin içinin içi gülerdi kızın… Sakın abartı sanmayın gözlerinin içinin içi tabirini… Hani Japon çizgi film karakterleri olur ya öyle parlardı kızın gözleri. Bin bilmem kaç tane yıldız doğardı gözlerine.
... Hele dayanamayıp bir kahkaha patlatırdı ki şehrin tüm kuşları dolardı odaya sanki o an.
Fotoğraflara baktıkça ağlayası geldi…
Bir şans daha var mıydı?
Hep derdi vardı büyümekle ama sanki en çok bu sefer koymuştu en çok bugün canını yakmıştı
Kanatmıştı aynı yeri hem de… Yaranın en dibi burası mıydı? bilemedi....

Kime ağlamıştı bunca zaman?
Kime gitmişti bunca kayan yıldız, hangi mezarlığa ?
Bedelini ödeyen kendisi değil miydi?

Kum saati gibiydi hayat akışına kapılınca gözümüzü alamıyor… Kenara koyunca bir daha elimizi sürmüyorduk…
Peki, o kumların geçtiği anlar…
Bütün çizgiler orda mı birikmişti?
gözlerindeki tüm yıldızlar ayaklarının ucuna düştü şimdi....










27 Ağustos 2009 Perşembe

eksik kare




Ben hayatında hep eksiğinim senin yanında duran eğrelti otu, çürümüş fesleğen kokusu biraz da ..

Hep yalnız budala .. Böyle de sevdin beni bilirim ama sen bilmedin nasıl yaralandım yanında öyle eksikken eskimiş fotoğraflara bakarken sen bilmedin benim nasıl nefessiz kaldığımı görmedin ama sevdin beni bilirim... Çok sevdin yalnızlığımı sevdin… Hırçınlığımı sevdin... Belki beni bunlarla en çok sen sevdin bilirim…

Oysa ben hep yarımdım…

… Ve sonra sen gittin... Beni gittiğin yerden de sevdin… beni ordan da gördün… ama ben daha da eksik kaldım… Şimdi seni tamamlayan o renkli cıvıl cıvıl resimlere geri dönüyorsun oysa biliyorsun ben hala eksik ve yalnızım. O fotoğrafta hiç olamayan… Belki fotoğrafı hep çekenim... Karelerde yer alamayan…

Yine de sevdin beni bilirim… Ben de seni…

5 Nisan 2009 Pazar

buğulu cama yumrukla pati yapmak...

"şimdi o patıyı gordugunde gulecek bır ınsanın olması dılegıyle mutluydum"

o patiyi gören ve gülümseyen bendim arka koltukta oturan kız.sen beni görmedin ama...arkandan baktım gülümsedim.


canım benim ben öykülerimi,yazılarımı,şiirlerimi artık suya yazıyorum hep.akıp gidiyo... su da ; toprağa karışıyo..
dilim lal oldu .. susuyorum yazacak ,söyleyecek şeylerim varken... ne zaman susmam gerekse konuşuyorum...
bazen ergenlik çağındaki aptal gibi hissediyorum kendimi beni anlayaman bir toplum ve dünyada yaşıyorum sanki.. arkamı dönünce herşey hallolmuş gibi oluyo.. insan ülkesinden nefret eder mi?? ya da nefret etse de o kadar bağlanır mı topraklarına.. ne garip çelişki bu ...

bazen adalardaki o simitçi geliyo aklıma...ordan taptaze bir koku geliyo burnuma.. hani şu sıcak sıcak diye bağıran çay bahçesinin önündeki...
daha mı cesurduk.. daha tepkili.. daha bilmiş...o caddelerde o yaşta o arkadaşlarmızla birlikteyken??onca gece sohpetleri..onca kızgınlık onca umut..onca kendinden geçiş..kahkahalar....neydi??

burda ülkenin elden gitmesine göz yuman insanlar var... o insanlara parayla o şehirde oy verdiren daha üst(!) insanlar var... ve bunu öğretmen arkadaşlarına anlatan insanlar var... ve genç insanlar bunlar....hani bizden biri olmalı gibi geliyo insana ilk başta anlıyo musun BİZDEN BİRİ...
can yücele aitti sanırım...en uzak mesafe ne afrikadır ne çin ne hindistan ne seyyareler ne de yıldızlar gece ışıldayan. en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan...
o kadar ağır yaşıyorum ki....

hani artık kimse yok cam buğusuna bir pati çizmekten mutlu olan insan....gündelik koşuşmalar,üç-beş ülkeden ondan bun dan şikayet... hepsi bu...ilk kitap kokusunu gözlerini kapatıp içine deli gibi çeken kimse yok burda ne de kitap fuarlarında kitaplara dokunan...tek tek...

gece öyle isteyince dışarıya çıkmak ta yok...binlrece hayvan var çünkü evrmi bitmemiş...içim acıyo düşündükçe

çok başka şeylerden bahsettim belki ama böyle karşımda kahve içer gibi usulca...sıcacık yanında hissetmek istedim...hani bizden, benden biri... çok özledim...
öykünü gülümseyerek okudum... içime aktı...gerçekten içimi ısıttı... böyle birşeye ihtiyacım varmış...olunca anladım
. hani şu dizelerde anlatmadığım ama anlatmak istediğim şeyleri de anladın biliyorum....gülümsüyorum bu yüzden.. hisset..

şimdilik hoşçakal....











15 Temmuz 2007 Pazar

yalnız yalnız yalnız ya da hayat kırıkları

Aylardan Temmuz, Yıl 2007 günlerden Pazar yer Eskişehir vakitlerden gece, bir mahalle bir cadde bir dairenin 4.katı, balkon kapısı açık… Rüzgâr gelip gidiyor ara ara sarı perdelerde…

Yalnızız işte ya da yalnızım evet... Daha bir kabullenir oldum artık bahaneler de uydurmuyorum ,kılıf aramıyorum ne bileyim bir yerlere sıkıştırmıyorum aynalardan kaçmıyorum bol bol konuşuyorum çoğalan kendimle…
Tırtıldım belki kozamı örüyorum kelebek olmaya hazırlanıyorum ama daha çok zamanım var biliyorum her uğraş her çaba sancılı ve ağır geçer bu da öyle bir şey belki de uçana kadar kaç kez düşücem kimbilir ?

Şimdiye kadar yapmadığım hatta nefret ettğim şeyleri yapıyorum internet sitelerinin kadın bölümlerine girip moda güzellik gibi tavsiyelerine bakıyorum ama olmuyor belki işe yarar diyorum biraz da olsa gider sıkıntım bunalmışlığım diyorum ama olmuyor tek tek okumadan kapatıyorum yine sayfaları evet gözaltı morluklarım vardı ve ben mutluydum onlarla yaşamaktan krem sürüp ya da bilmediğim otlarla gezmek istemiyorum ben böleyim… Saçlarım güzeldi belki ama kırıktı bunun için zeytinyağlı kürler yapmak saçmaydı beni ben yapan saçlarımdaki kırıklarımdı kesince gitmez miydi sanki? zaten alt üstü saç kırığıydı!

Peki ya diğer kırıklar diğer boşluklar diğer yaralar ? Onlara da bitki kürleri iyi gelir mi acaba ruhumu bir günlüğüne çıkarıp assam balkona kurur mu ıslaklıkları...

Hava sıcak... Şuan nasıl da isterdim denize bakmayı bir hamakta uyuyakalmayı uzun zaman oldu deniz kabuğu toplamayı kumlardan, içinden yengeç çıkarmayalı çokça zaman oldu... Büyüdükte mi böyle olduk biz? Sevinçler azalır oldu tüm bu saçmalıklar büyüdük diye mi yani?
Bütün bir ömrü koca bir evde bir kediyle baş başa geçirmeye hazır değilim henüz o kadar büyümedim. Tamam, her şeyimi kendim bizzat ben yapıyorum dolabın üstü ödenecek faturalarla dolu, akşamdan koymam gerekiyor kapıya damacanayı susuz kalmamak için, her ayaidatı ne zaman vericem diye debeleniyorum, lavaboyu ben açıyorum tıkanınca tamam... Hem sınavlarım hem ev hem de iş bulmakla yükümlüyüm tamam ama daha fazlasına hazır değilim. Yalnızlık ta güzel ama çaya kaç şeker alırsın diyen biri olmalı ya Yücel’in değdi gibi olmalı ya olmalı... Yoksa kendi elimle ördüğüm duvarların altında kalacağım böyle giderse…